tesettür ile evliyalar bilgisi
en güzel yazılarımızı yazan tesettür dediki ftyb f&fit liBiMiifCT Bm fözyo Jflı [bfiyı kendine konuadarj filbı^ 2mm fîfndııBık buyrmnftıy: *Ey AB^mn? Beni bir an veya «adb bv faoMfi kendi (^bdbnr] kn^ma.*Yne şerh byyw—işfur! Btz Merr'deyken urraf bir pır gordıâ. Bhi *Ef Şefb! [Oj bun» ikndr bana bir ıçon lu veya bana telam rerrcek kvbi^^ raiynıyor. Butufi ha& bir an kendılenoden kurtulmakister, ama ben be « ^ ■takamda durdı^nmu bileTBn iftenm* dedL Hayatının sonunda tmrnİpmm^ ■e btf atef (biftu ve o ateşle yan^ geçtLYine fcyb buyurmaftur b: *Hak Teili'nın zıkn daha uludur * ANKftfr >• Ba, O fenı andı^ fpkn. sen de onu anasın demek deldir. Allahm nkn daktdi^ Senden lahır olan nknn ym neresidir? [Onun seni zikretmesi nerede* Smam nkretmeo nerede?] Bu sözü araftır ve kendine omek edin.
'Huda^ı nerede arayayım* diyen yaşlı kadına şöyle dedi: "Anaagun aeniı» dm da bulamadın Nerede ararsan orada bulursun. Arayan, çababyaa b«ka*!b bımınnuştıif b: Bir genç bir pırın yanına varıp, *£y Pir! Bana bir toz sâdr’bA Pir de fiıre başmı aşağı epp, düşündü. Sonra başını kaldınp, *Ey genç, cevş şı ■M beklıyorsıifl* dedL Genç de *evet* dedL Daha sonra pir *Hak TeiÜ daı lıfk bv şeyi •oviezneye delmez. Hak Teili konusundab söz de yazıya sıf;ıııaL Iıdı em Alah oludur, vasıfla vasıflandırılmaz, zikirle zikredilmez* decİL
Safilerden bin şuna anlatmıştır: Bir süre Şeyh Ebu Saıd'in yanında bokafii Bağdat’a gıtınevı diledim. Şeyh bana: *Bagdat a vannea sana, ne gordoa, arbi elde en» diye sorarlarsa ne demen gerekir* diye sordu. Ben de *Şeyh ne hmmm omm denm* dedim. Şeyh de: *Bu soruyu soran Arapça bilirse ona şu bertfbiib dedL
Deddtr Herasan dan çıktı btr şey [Güneş] Yek ptzMcte btr eşt
Dedem padUdenm Omeytn mkâr Değâuğıt yerim pmeştn Horasan
Btr sebzesin h revnak-ı bâğ-t bahârsm Bir goncasın kı, güller ârayâd-t kârsm Çfn u Huda 'ya nusha-t nakf u mgârstn Şâm u Irâk'a subh u safây-t dtyârsm
Şeyh Ebul Hayr Ebu Alı Dekkik’a sordu: *Bu soz [tasavvufi hal] sürekli olur mu?* Üstat “Hayır* dedi. Şeyh başını onune eğip bir sure sonra yine, 'Üstat, bu olay sürekli olur mu” dedi. Üstat, *Hayır” dedi. Şeyh yine başını egdı, bir saat sonra soruyu tekrarladı. Üstat da 'Olsa bile nadir olur" dedi. Şeyh elini eline vurup 'Bu da o nadir şeylerdendir” dedi.
Hz. Şeyh Hicri 440/1049 yılının Şaban ayının dördünde, Cuma gecesi yatsı na mazı vaktinde dünyadan gitmiştir. Bin ay, yani seksen yıl dört ay yaşamıştır. | Bin ay Şemsi takvime göre 83 yıl 4 ay, Kamerî takvime göre ise 85 yıl yapar.]
Ebu Kasim Gürgânî (k.s.)
Adı Alı dır. Zamanında eşsizdi, dengi yoktu. Silsilesi Şeyh Ebu Osmin-ı Mağribi, Şeyh Ebu Alı Kâtip ve Şeyh Ali Rûzbârî yoluyla sûfilerın efendisi Cüneyd’c erişir. Şeyh Ebu’l-Kasım kuvvetli bir hal sahibiydi. Şöyle ki: Butun insanlar onun dergâhına yönelirlerdi. Müritlerin müşküllerini [vakıalanm] keşfetmekte apaçık delildi.
K^ju'l-Mahcûb sahibi şunları anlatır: Bir vakitte bende bir hal oldu. Onu hallet-mekte güçlük çektim. Şeyh Ebu’l-Kasım Gürgânî’ye vardım. Hanesinin kapısının ünündeki mescitte onu yalmz başına buldum. Bendeki hali tıpatıp bir sütuna söylüyordu. Boylece bendeki durumu ona sormadan cevabını almış oldum. Sonra da Kyhe, “Ey Şeyh! Bu dediğin şey benim başımdan geçmiştir' dedim. Şeyh de “Ey 0^1! Hak Teâlâ bir saat kadar önce bu sütunu konuşturup bu soruyu bana sordurdu’ dedi.
[348] Bir gün Şeyh Ebu Said ve Şeyh Ebül-Kasım (k.s.) Tus’u taht uzennde bir yerde oturmuşlardı. Bir boluk derviş de karşılarında duruyordu. Bu- dervışm hatı-nndan, acaba bu ıkı ulunun makamı nedir diye bir düşünce geçti. Şeyh Ebu Said o dervişe doğru donup: “Her kim iki padişahı bu vakitte, bir yerde ve bir taht uzennde görmek isterse işte görsün" dedi. O derviş bu sozu işitince o ıkı uluya baktı. Hak Teâlâ da hemen o saat oradaki perdeyi kaldırdı. Neticede şeyhin sozunun doğrulu-
f VLnr A M£N1UM>LXJU
nnca bir dervişe, “Tus şehnne vanp, Hlcc Muhammed Maşuk a bizim için, "Sizin ^hnnıze ve vilayetinize girmek için destur [izin] var mıdır* diye sorman gerekir" dedi. O derviş gidince şeyh emretti. [Henüz izin gelmeden] atını egerledıler ve dervişin arkasından atlannı sürdüler. Şeyhin hızmetındekiier de [dahil olmak üzere) butun sûBler yürüdüler. Şehre bir fersah mesafedeki bir yerde şeyhin atı durdu. Bu tun sûfiler de durdu. O derviş Maşuk un huzuruna vanp şeyhin buym^nu söyleyince Maşuk tebessüm etti ve “Yuru, söyle de gelsin," dedi. Maşuk bu sozu söyleyince şeyh hemen oradan atını surdu, herkes de onu kâtip etti. Yolda [görevlendir dikleri] derviş şeyhin karşısından geldi ve Maşuk un sozunu söyledi. Şeyh de hemen Maşuk un huzuruna vardı. Maşuk da şeyhe dog;ru donup onu babına bastı ve "Müsterih ol. Burada tutulan bu nöbetin birkaç gün senin dergâhında da tutulması gerekir” dedi.
Aynu’l-Kudât bazı risalelerinde Mustafa Maşuk un namaz kılmadığını yazmıştır.
Hiçe Muhammed Hameviyye [Hammûye], Hâce Muhammed ve İmam Ah med Gazalî’den işittiğime göre kıyamet gününde bütün sıddıklar şunu temenni edecekler: “Keşke biz toprak olaydık da bir gün Muhammed Maşuk ayağını o top-ra^n uzenne koymuş olaydı."
Maşuk bir gün Türk kaftanı giymişti, Tus camisine geldi. Şeyh Ebu Said Ebul Hayr orada [müritlerini toplamış] konuşuyordu. İşte [o sırada] bu Maşuk kaftanına kemer bağladı ve Şeyh Ebu Said’i susturdu ve dilini bağladı. Bu [hadisenin] üzerinden bir saat geçince Şeyh Ebu Said, “Ey asnn sultanı, ey ulu kişi [server], kaftanının bağını çoz. Zira [o bağla] yedi göğü ve yeri de bağladın* dedi.
Emİr Alİ Abû (K.S.)
Aynul-Kudât Hemedanî bazı mektuplannda, huzur ve gaybet eşit olmaz konusunu açıklarken şunlan yazmıştır: “Zira kalplenn yaklaşması varken gönül yine bedenlerin yaklaşmasını arzu eder.”
Emir Ab Abû ulu bir pırdı. Muhammed Şehrabadî achnda bir mundi vardı. Bir gun o mundini pazara bir şey almak için gönderdi. Mürit pazara vardı. Yanında hazır parası olmadığını görünce kendisini satıp şeyhin istediği şeyi satın aldı ve şeyhe gönderdi Bu olayın üzerinden birkaç gun geçtikten sonra müridi satın alan kışı ger-çeğı öğrendi, müridi azat etti. Mürit şeyhin huzuruna geldi. İçeri girince Emir Ali
NEFAHAim ITMS
ona, *Ey genç, bin yıldır bizim canımız gayb Aleminde fıtratınızın aşkıyU Bu yetmiyormuş gibi bir hafta bu ayrılıkta mı gerekiyordu? Üstelik zahıren y^ mak da gereklidir* dedi.
[350] Yine Aynul-Kudlt şunları yazar: “Bılmediklen yola rehbeniz kendinden geçme sahasında koruma altında olanlar, başkalarının üstünde gölgesi bulunanlar vardır. Bunlardan hangisinin aklı başına gelirse onun ba|Mb^ 1ar. İki Türkmen de bunlardandı. Hüseyin Kassib onlann durumunu *Bır buyuk kervanla yolda gidiyorduk. Ansızın iki Türkmen kervanının içinden,; tılar ve yolu olmayan bir yere doğru yiiriiduler. Kendi kendime, herhaldekti^ Türkmen bilinen yoldan daha yakın bir yol biliyorlar dedim. Onlann ardini(^ tum. Kervanı bırakıp gittim. Bu şekilde akşama kadar yol aldım. Bir mıktardıhıı dince ansızın ay bulut içine girdi. Ortalık karardı. Ben yolumu kaybettim Falatp mckten başka çarem yoktu. Gece yansı olunca yine ay buluttan çıktı. 0 liugiM izlerini bulup gittim. Sabah olunca bir dağ önüme çıktı. O iki Türkmen mertçe^ ğa basıp bir saatte tepesine vardılar. Ben de canımı dişime takıp, bazen du^erekk zen durarak arkalanndan gittim. Sonunda dağın üzerine çıktığımda gune^ do|ib Bir buyuk ordugah gördüm. Pek çok çadır kurulmuştu. O çadırlann arasmıkiı buyuk çadır gördüm. Bu çadır kimindir diye sordum. Sultanındır dediler. Saja^ mı üzengiden çıkardım. Kulağıma, Sultan çadırda yok. Binip ava gitmiştir bir feryat geldi. Aklım başımdan gitti. Sol ayağım üzengide kalakaldı, sağaya|D!i4 açıkta durur, geri gelir diye sultanı beklemekteyim.” Aynu’l-Kudât “0 ıkı Taıi men den biri Muhammed Maşuk, diğeri de Emir Ali Abû’ydu” demiştir.
Abdurrahman Sülemi (k.s.)
Adı Muhammed bin Hüseyin bin Muhammed bin Musa es-Sulemî'dir. HsÜı» ısımh tefsinn ve Tabakât-ı Meşayıh isimli esenn sahibidir. Bunlardan başka pekçn esen vardır. Şeyh Ebül-Kasım Nasrabadî'nin mürididir. Onun elinden hırlaf mıştır. Nâsubstdî ve Şiblî nın mündidir. Şeyh Ebu Said Ebü’l-Hayr, pirEbuT-h* vefat ettikten sonra Sülemi nın sohbetine vardı ve onun elinden hırka giydi.
[351 ] Şeyh Ebu Said Ebü'l-Hayr demiştir Ju: Şeyh Abdurrahman Sulemîn»'^ nma vârdıL lik defa onu görünce bana '‘Sana kendi yazımla bir tezkire [benia«ı*^ na vesile olacak bir kâğıt] yazayım** dedi. Ben de yaz dedim. Kendi yazısıylafs*^
43«
NBFAHATin ÜNS
nârU V» Ehu Ah Sekaİl'yie iohbet etmiştir. Şıblî'yı görmüştür Sure^j urereydı. Muamelelere cUır ilimlerde olgunlaşmıştı. Şeyh Ebu guncjt, ne kadar mulku rarsa fatıp sadaka olarak verdi. "O^lun oldu, bff şey bırakmadın* dediler “E|er salıh [iyi bir kul] olursa, Hak TeŞlş lenne kefildir, kifidır Eğer bozguncu olursa, bozma aletini ben verrnı dedi Hıcn VIO/951 yılından sonra vefat etti.
BaUj ^
Ehl' Sehl Sulûkî (k.s.)
Adı Muhammed bin Süleyman es-Sulûki el-Fakir’dir. Şer’ı ilimlerde j imamı ve bir tanesiydi. Dost ve düşman onun önde gelen [bir imam] birleşmiştir. Şibll, Murta’ış ve Ebu Ali Sekafî yle sohbet etmiştir. Ebul-Hj
şenel ve Ebu Nasr es-Saffâr en-Nisâbûri nın sohbetinde bulunmuştur. Sem^ ve halı iyiydi.
Şeyh Ebu Abdurrahman Şulemi demiştir ki; Ebu Sehl Sulûkî’ye 1ar. “Hakikat ehline müstehap, ilim ehline mubah, fâsık ve gunahkirlarj nn^ tur" dedi.
O şöyle demiştir: “Hiçbir zaman elimi cebime sokmadım, hiçbir şeye(i|||| vurmadım, kilit ve anahtara sahip olmadım, zira saklanacak bir şeyim olmadı ’Y» demiştir ki: ‘Zenginler gibi olmayı arzulayan [haddini] aşmıştır.
Ebu Abdullah Hotenî demiştir ki: “Hâce kafiyeli söz söylemeye duşkunic Zengin [gani] olmayı arzulayan cani olmuştur" deseydi acaba daha iyi olmaz ar dı?
Şeyhülislam da şöyle demiştir: Evet bu iyidir, ama daha iyisi benim soyied|i şu sözdür: ‘Onu arayan bulmaz. Ama yine de onu arayan bulur." Yanı halikı lı mak yine hakkın lütuf ve insanıyla olur. Fakat bu lütuf ve ihsan zahmetsiz ve sız elde edilmez. Ne var ki, her çalışan da bu lütfe eremez. Zahmet çekmed** gayret etmeden bunu dileyen kişi boşuna sevda çekmiş olur.
[353] Ebu Sehl Sulûki Nışabur'da, hicretin 369/979 yılı Zilkade ayında vekK' tı O^u Ebu’t Tayyib Sehl bin Muhammed bin Süleyman es-Sulûki Hicn 404 yıh Recep ayında vefat etmiştir.
Şeyhülislam der ki: Sehl Sulûki şöyle dedi: “Vaktinden önce önderiıje kimse kendisinin değersizliğine maruz kalmış olur."
İVUYAkai
Bir gun Sehl vSulûkl d«rs esnasında şöyle dedi: Ey benim ehlim Kur'ân'da en çok şu ifade hoşuma ^der: *Ey Musa! Ben seni kendim ı^ın dost fcvtun * ' ^ KA 41 Şeyhülislam “Onun bu sözüne haset edenm* demiştir.
KUîŞEYRÎ (K.S.)
Adı Abdulkeıim bin Hevazın el-Kufeyri’dır, er-RısaU, Ttfur ve Letâtju'l-lşârâi ı&ımii eserlenn müellifidir. Bunlann dışında her ilim dalında pek güzel sozlen ve eserleri vardır. Ebu Ali Dekkâk’ın mundıdir. Ebu Alı Fârmedi’mn üstadıdır. Hıcn 465 yılın da vefat etmiştir.
Ke^'l-Mahcûb sahibi söylüyor: İmam Kuşeyri’ye dervişliğinin ük zamanlarını sordum. Şöyle dedi: ‘'Bir vakit evin penceresi için taş gerekti. Kaldırdığım her taş cevher oluyordu. O zaman da geri bırakıyordum." Bu taşm cevhere eşit olduğu an lamına gelmez, tersine onun nezdınde cevher taştan değersizdi. Çunku onun istedi gı taştı, cevher değil." [Müritliğe yeni başladığı zaman bile nezdınde cevher taş ka dar değerli değildi.]
Ke^’l-Mahcûb sahibi devam ediyor: “Onun şöyle dediğini ışıttım: “Sûfinın durumu zatulcenp [ya da birsam, sanrı hastalığı] gibidir. Başlangıcı hezeyan [sayıklama, saçma sapan konuşma], sonu ise sükûndur. Bu [hastalık] müzminleşince kışı dilsiz olur." Birsam mide ile ciğer arasındaki perdenin şişmesi ve kalp zanna yapışarak beynin harap olmasına sebep olan bir göğüs hastalığıdır ki, [bu hastalığa yakalananlara] sersem oldu derler. İşte sûfinin durumu bu hastalığa yakalanan kışı gibidir. Başlangıcı ıstıraptan dolayı abuk sabuk konuşmak, sonu da sakinleşmektir. Hastalık müzminleşince o kimse dilsiz olur.
Kuşeyri yine şöyle demiştir: “Tevhit, ilahi bir ismin tecellisi karşuunda resmin [zahiri ılm ve kurallar] düşmesi, [Hak’kın] nurlan doğunca masıvanın yok olması, hakikatlerin ortaya çıkması anında yaratıkların ortadan kalkması Allah’a yakınhk halmde onun dışındaki varlıkların görülmemesidir."
[354] Münevver olsun ol saat ki yârla olup halvet
Dolup can ugonul sülüvvet gelirdi çehre-ı âlem Nice süre meserretten 'uyûnum nura garktı Dtrİğâ şimdi mihnetten oluptur her bin purdem.
vardır.] Şam’a yakın bir yerde, tepe başında btr koy olan Beytul-Cın'de vefat etmiş tır
Keı/u'l-Mahcûb sahibim dinleyelim: Ben tarikatta ona uymuşumdur. Tefsir ve nvayet ilminde ilimdi. Husrl'run mimdi ve sır arkadaşıydı. Ebu Amr Kazvtni ve Ehu’l'Hasan Silbeh'ın çağdaşıydı. Altmış yıl boyunca uzlet düşüncesiyle ıssız yerle' re kaçmış, adını halka unutturmuştu. Çoğunlukla Lukam dağında bulunurdu. Gu-lel bir hayat surdu. Onun pek çok keramet ve olağanüstü davramşlan vardı. Fakat mutasavvıfların elbiselerini giymezdı. Usul ehliyle arası lyı değildi. Ben asla ondan daha heybetli kimse görmedim. Onun şöyle dediğim ışıttım: "Dünya bir gündür. Bizim [dünyaya karşı] vazifcrmzse oruçtur." Bir zaman onun eline su dökerdim.
Bir gun "Butun işler takdir ve kısmetle olurken mçin hur kişiler keramet ümidiyle pirlere kulluk ederler” diye aklımdan geçirdim.
Şeyh de “Ne düşündüğünü biliyorum. Her hükmün bir sebebi vardır. Allah Te ili bu avvan-beççeye keramet tacım giydirmek isterse ona tevbe nasıp eder, onu bir dostunun hizmetiyle meşgul eder, bu hizmet onun kerametine vesile olsun dı ye” dedi. Bir vakitte Beytül-Cin’den Şam’a gitmeye karar verdi. Yağmur yağmıştı. Biz çamurda gidiyorduk. [Bu sırada] Şeyhin nalınının kupkuru olduğunu gördüm. [Bunu] şeyhe söyledim.
Şeyh “Evet. Ben tevekkül yolundan tereddüde son verip, bâtınımı ondan başkasıyla olmaktan saklayalı beri Allah Teâlâ benim ayağımı balçıktan korumuştur” dedi.
Yme Keıfu'l-Mahcûb sahibi anlatır: Muhammed Huttelî şunlan söyler: Bir vakitte Hak Teill’mn velileri çölde toplanımşlardı. Pirim Husri beni aldı, oraya gittik. Her bin bir yaşlı deveye binip gelen bir topluluk gördük. Husri onlara dtıfat etmedi. Fakat nalım kırılmış, asası kınimış, ayağı ış göremeyecek hale gelmiş, başı açık, endamı yanmış, zayıf ve nahif bir gencin geldiğini gördü. Husri yerinden sıçrayıp onun önüne vardı. Onu yüksekçe bir yere geçirdi. Ben şaşakaldım. Sonra Şeyh e, genç kimdi diye sordum. Şeyh Hak Teilâ’mn vclilermden bir veüydi ki, veliliğe tâbi [ve talip] değil, tersine velilik ona [talip ve] tâbidir. O keramete de iltifat etmez de dL
O şöyle demiştir; "Şeyhler şeyhi hhu'l Kasım (iurginl’ye, dervişlik ısmınfiı^ olabilmek için "Dervişe gerekli olan şeylerin en aşağısı nedir” diye iKirdum Ş- ^ dedi "Üç şey gereklidir, bunda eksik olma/; bin yamayı doftru dikmek, hndııjnı yu söylemek ve işitmek, diğeri de ayağını yeryu/une doğru basmaktır. Şeyh bu bana söylediği zaman orada bir grup derviş ha/ır bulunnuışlardr rvmme gıdın "(»eliniz, her bınmı/ bu konuda bir söz söyleyelim" dedik Herkes birso7Kivle4 Sıra bana gelince şöyle dedim: "Yamayı doğru dikmek susIu dej^ıl, gostenşıı; 4 mekür, fakirlik [sebebiyle] doğru dikmemiş olsan hile doğrudur. nof(ru*oîm minnetle, yanı arzu ederek değil, halle [yaşayarak) söylediğin sözdür. [vSozuJfih [ve alayla] değil, hak [gerçek] ve vccdle [kendinden geçerek] soyleye.sın. Akılbd? ^1, yaşayarak onu anlayasın. Yanı ne kadar çok yaşarsan o kadar [doğru] anlının kyağını yere doğru basmak demek oyun olsun diye değil, vecdle basmak demek ir." Benim bu sözümü olduğu gibi o ulunun huzurunda naklettiler. 0 ulu da'Alı oğru %öyledi. Hak Teâli ona yardımcı olsun” dedi.
Yine o şöyle demiştir; "Bir vakitte Mîhene’de Şeyh Ehu Said’in kabn yanındı tfaıjz başına oturuyordum. Bir beyaz güvercin gelip şeyhin kabri üzerindeki orta İn altına girdi, kalkıp örtünün altını yokladım. Güvercine ait bir iz bulanudun İKİ gun yine öyle gördüm. Üçüncü gün de [aynısı olunca] hayrette kaldım \k İFretimj onu bir gece rüyada görünceye kadar sürdü. Bu olayı kendisinden w B. O da şöyle cevap verdi: “O güvercin benim temiz amellerimdır [safa ı mınu i] ki, her gun sohbet için kabrime gelir.”
Hammâdî Skhahsî (k.s.)
I Keffu 1-Mahcüb sahibi der ki: Devnnde kulların bahadırıydı. Epey bir surebt V yoldaş olmuştu. Zamanında acayip şeyler gördüm. Bir gun ondan "Muntk^
^ Kı^VMahcûb, Hakikat Bılgtst, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul, 1982.
EVLİYA MI»» imi HU
^1 KaşLadııı” diye vorduın. Şöyk cevap verdi*. ”Btr zamanlar ben Serahs’U kırda fft güderdim. Daima aç kalmayı ve azıfunı başkalarına vermeyi, iaâr etmeyi ıstcr-i. Hak TelU nın şu sozu gönlümde taptaze dururdu* “Onlar jeıiMr kendilerin r ^vaç bile oUa ^muhacirleri] nefıalerme tercih edericr.” HA^ 99^ Benim Kifle bir] topluluğa inancım vardı. Bir gun kırdan bir aralanın gekiığınt gördüm, rdan develenmden binnı öldürdü ve yüksekçe bir yere çık^ı kükredi. Ormanda kadar yaıtıcı hayvan varsa hepsi, onun kükremesini ışıtıp geldiler ve topladılar, nian da gehp deveyi parçaladı. Fakat ondan hiç yemedi ve gensmgen tekrar o iksekçe yere çıktı. Kurt çakal, tilki ve benzen yutıa hayvanlar [devenin başına] upıp doyuncaya kadar yediler. Arslan öylece gende duruyordu. Arslan onlar git Eten sonra geldi ve deveden bir parça yemek istedi. Uzaktan bir tilki gonındu.
D gen dondu ve o tepeye çıktı. O tilki de gehp dıledıgınce yedi ve dönüp gitti, nlan yemden aşağıya inip bir parça yedi. Ben uzaktan seyrediyordum. Arslan gı-sce^ zaman fasih bir dille: “Ey Ahmed! Lokma ikram etmek hayvanlann işidir.
erenlerinin ikramı candır* dedi. Ben onda bu kesin [ve apaçık] delili görünce ıtun meşguliyetlerimden elimi çektim. İşte, benim tevbemin başlangıcı boyleydi" dL
Edîb Kemendi (k.s.)
^l-Mahcûb sahibinin çağdaşlarındandır. [Onun hakkında] derler ki, yirmi yıl
durdu. [Namazlarda] teşehhüt [tahiyyat için oturmak] hanç başka yerde oturmadı. Niçin oturmuyorsun diye sorduklarında, ‘'Hak'kın muşahe-e [ve huzurunda] oturacağım bir dereceye henüz erişmedim" diye cevap rdL
t:BU Haşan Müsennâ (k.s.)
b Ali Musenni dır. Şeyh Ebu Said Ebül-Hayr der ki: Ben Esterabad'dayken, gen-ğımde Ebül-Haşan Musenni’ya hizmet etmek için [yanına] vardım. O fazilet libı buyuk bir ptrdı. ŞiblI’yie sohbet etmişti, ikisi arasında münakaşalar olmuştu. mm yanımda bir derviş otururdu. Bana, "Pir Ebul-Hasan’a sor. Bize ŞibÜ'den bfcum* dedi. Ben de: "Ey Şeyh! Bize Şibli’den bahset* dedim. Şeyh
•ÖK ct dtmmtdm" «Ml Ben ^ ymfmâm Efer mmmmetme
J5İ Ttef Ş«9^ Ein Sarf ılor b: 5<T* EhnVH^^m şĞyk4ââğmşı^
I fridl w TEf ŞeHi! Vjrf nedn* diye lordiL ŞM ■ ka^ İD EnljAktan dm çekersen kennlide thşmm ^ O fdbi id» IEt fâik o İD ba«M^ nedn* ckdL $İA*0^ »Üdıb MMmdâ penk oian bv zirvedir* ffktmdf cmpiıA on *0 âl arMi ncdkr* d^e lordn. Şdiİ f094e cerap verdi:'Donfi« ^ ÇenİB MâiH fivir kmpmâm: ‘Içenoden kimi d^vafi dder km ıkrf*4
iar* ^ i aeUkK ı: <2 Ya Alahı dleyen ncıedeT* Sonra Şıbti fo şekilde âm# ifclenAldıdrnnceOAlık’hr, bcnumncaOAlah tır. £7 Allah’Ey Mâ* ||^ âkm CK Omı mlnveim İnç kime bienıez. Ancak o Sûbhinehi vaıâr. Obâ ve «fi şnianr * Omâm mn [eonıyn loran o şaha] vûcadımı ovarak ynvââ ImnmnUfpnhdieevı
Ahued Seccâr es Terabadî (K.S.)
deâ ki: Şevk Ahmed Neccir, Horasan şeyhidir. Şıbl ve Mntısl e vducie $Mi oma bvyıgıııı kesmiş, [dodağmın ostuno^ ıpv O hn komada fâfk dernmpm 'Ondan sonra asb [bıyık yerim] açmniin
n,jn dedim Allah Telli buyurdu kı Nıçıa * cenk dip bibinle bana yönelmedin *
•den! yıratdcUnını hane herifte i
Khv Zi r’a F^HDEBILİ (K.S.)
[359] Adı Abdulvehhib bin Muhammed Eyyûb Erdebıtt’dır Alım re lehıt bir dı. Çok yolculuk yapmış ve çok yaşemiftı. Şeyh Abduibh Hiftfle Hıceı yoftunde Medine’ye dek yol arkadaşı olmuftu. Derler b. Şeyh Ebu Abdullah HiAf voia çdı miftı Ebu Zur'a’nın onune geldi. Ebu Zur’a bir miktar pişmiş ve koftunuş et getirdi Şeyh yemedi. Yolculuğa çıkınca çölde yollannı kaybettiler. Dört gun aç kaldtlar Şeyh etrafındakilere "Araştmnız belki bir av bulursunuz* dedi. Ansızın bur kopek gördüler. Çok tuzak kurdular, sonunda yakaladılar. İmam Malık methebıne göre boğazladılar ve [eti] paylaştırdılar. Başı şeyhe nasıp oldu. Herke* na.«ıbını yedi Şeyh gece geçinceye dek yeme [konusunda] tereddüt etti. Sabah olunca kopegm başı dile gelip, "Bu durum Ebu Zür’a’nın sofrasında kokmuş et yemeyen kımseve byıktır* dedi. Sonra Şeyh yerinden kalkıp muntlenni uyardı ve "(ielınız, Ebu Zur’a'ya varalım ve ondan hakkını helal etmesini isteyelim" dedi. Donup Şıraz'a geldi. Ondan özür diledi. Sonra sefere devam etti.
Ebu Zur’a omrunun sonlarında sûfîleri inkir etti. Onları kötülemeye başladı derler. Muhtemeldir ki, böyle bir davranış bu kötülemeye layık olan grup hakkında ol*a gerektir. Hicri 415/1024 yılında vefat etti
Ebu Abdullah Bâbûlî (k.s.)
Kabri Şıraz'ın meşhur mezarlanndandır. [Ona] "Kürt olarak akşamladın, Arap olarak sabahladın” [ak^am Kurt olarak yattm, Arap olarak uyandın] demişlerdir Onun hıkiyesı şeyledir: O kültlerdendi. Bir gun Şıraz medreselennden btnne gel di. Talebenin ilim ödenmek için ders ve tartışmayla meşgul olduftdannı gordu On lara bir soru sordu. Hepsi gülüştüler. Bunun uzeııne "Ben sizm [ogrendıgımz] ilim lerden bir şeyler öğrenmek isterim" dedi. O^encıler de ’‘Eğer âlım olmayı dilenen, evinin tavamndan bir ıp sallandınp ayağını sıkıca ona bağla ve gucun yettikçe kez hureten usfuraten de ki, sana ılım kapılan açılsın" dediler. O ogrencüenn kendisiyle ej^enerek, alay ettiklennı anlamadı. [Eve] vanp dedıftden gibi yaptı. îyı niyet, d<^-
r«kık ve y^kkde leikm ettiklerim tekrar etti. Seher vakti Hak Tekli onun dua ıH*****" [manen üıra] kapılarını açtL Sinesi kutsal nurİaria dolarak da. Aidaşdmâsı gu^ her meseleye cevap veren, her inatçıyı ve muanzı venen Üun hm veh okkı.
Ebl Abdullah Bakİ (k.s.)
Adı Ah b« Muhammed btn Abchı&ah’tır. Ibn Bkkûye Muhammedeiım^ nmır. Eafpn doH vardı, gefkçh|ıode Ebu Abdullah Hafifı görmüştü.
Şıraa'dan yokıdıiga çıkıp, Nişabur'da Üstat İmam Kuşeyri ve Şeyh Ebu SaKÜı^ fdaşnaş. Şeyh EbuTAbbas Nıhkvetuii'yle bir sûre sohbet etmiştir, ikisi uımha nkat komınnda epeyce soz söylenmişti Şeyh Ebul-Abbas onun fazdetıoı n jk sahanın j önde gelenlerinden olduğunu kabul ederdi Ondan sonra Şıraz agdâk raz yakalında dağdaki bir mağarada inzivaya çekildi. Butun şeyhler, sûâicr, Ikde ve demşier sîkreklı cdarak onun sohbetine katılırlardL 442/1050 yılında veht ttk ı ■Malarda Şeyh Ebu Said Ebul-Hayr Nışabur’daydı. Üstat İmam EbûLKaMİs şeyri onlara kendi hangâhiannda toplamp [görüşmek] için çağrıda bukmıaa Bunun ıçaı [ortaya] bir kursu koymuşlar, uzenne de örtü örtmüşlerdi. İnsaabrm ya gelip otururlardı. Anlatıldığına göre bir gün tesadüfen Şeyh Ebu Abduflak liı İmam m hal ve hatırını sormak ıçm gelmişti. Oturduklannda bırbıriennm hdvrh tMuu sordular. Ebu Abdullah [kürsü çevresindeki kalabahğı gostenp^ *Ba Mİr' dedi. Üstat imam *Şeyh Ebu Said meclisim toplamış olsa gerek. Otur da daüt*# di. Ebu Abdullah *Ben ona inanan biri değilim* dedi. Sonra oturdu. Üstat hm *Hatıra gelen şereâi hayallere vukufu olan bir adanu dinle. O, yaptığın her hMİü ve dufundi^;un her 6kn hemen ortaya çıkarır* dedi. Sonra Şeyh Ebu Said gdş İM fluye çıkb. Hahzlar İCiM'*ân okudular. Şeyh dua ederek söze girdi Ebu .\bddhkB kû ağzının ıçmı havayla doldurup hafifçe kendi kendine *Dizbid’da çok nufiret dv* dedi. Dlabkck N^abur a bir konak mesafede bir köyün adıdır. Bu sozdcıaMi *Dizb4d'da atıp tatma çok u güzâfdemektir. Henüz bu sozû tam duşam leo Şeyh Ebu Said yazunu ona doğru çevirip *Evet, Dizbkd rüzgârın kayıa|di kedk. Sonra komtfmaiana devam etti. Şeyh harararetlı bir biçimde konuşanca^ İsa Abdalah onun bu baİnu gordu, onun bu saltanatım, hatıra geien dufmcdM duşundu ve *Bımca yerlerde tecride durdum, bu kadar şeyh gordaa
aıkJuj^md^n ben onlara hizmet ettim. Ama butun bu [guzcr hdkr bu adamda ortaya v'iktı da bizde hiçbir şey ortaya çıkmadı, acaba sebebi nedir?* dedi Şerh Ebu Said hemen ondan tarafa donup şöyle dedi- *Ey Hiçe! Sen babtm [kaderuı] nastlaa öylesin. Ben bahtım nasılsa öyieyım* dıyip ebnı yüzüne surdu ve kürsüden aşa^ ın di Sonra üstat İmam ve Ebu Abdullah Bikû nun onune geldi. Oturduklarında Şeyh Ebu Said, Üstat İmama: *Bu Hice’ye söyle de gönlünü bize 1361 ] [karşı] hoş tutsun* dedi. Ebu Abdullah ise “Her perşembe selam [hatmim sormak] için bana geliyorsun. Bundan sonra gelmezsen gonlumu o zaman hoş tutarım" dedi. Ebu Said bu söze şu karşılıg;ı verdi: “Şeyhlerin ve ululann bakışları sana ermiştir Biz o bakışlar[la şereflenmek] için geliyoruz. Senin için gelmiyoruz.* Ebu Said bu soru söyleyince oradaki toplulukta bir ağlaşma ve feryat koptu. Şeyh Ebu Abdullah da çok ağladı. [Ebu Said’le ilgili] gönlündeki inkâr ve hukum yok oldu. Topluluktaki lenn hepsi temiz düşüncelerle, gönülleri hoş bir şekilde dağıldılar. Şeyh Ebu Abdul lah’talü inkâr [yok olup] gidince Şeyh Ebu Said’e selam [hatır sormak] için [dergâ hma] gitmeye başladı. Ama henüz onların semâ ve raksını şiddetle inkâr ederdi. Bu ınkânnı zaman zaman da gösterirdi. Bir gece rüyada görünmeyen bir şahsın kendi sine, “Durunuz. Allah için raks ediniz* dediğini işitti. Uyanıp “U havle velâ kuvvete illi billâhi'l-'Aliyyi’l-Azîm [Yüce ve buyuk Allah’tan başka hiçbir varlık için, gerçek kuvvet ve kudret yoktur]. Bu rüya şeytani bir rüya herhalde" dedi, yine uyudu. Yine rüyasında biraz önce gordüğ;u gibi bir kişi, “Durunuz. Allah için raks ediniz* diyordu. Yine uyanıp “Lâ havle" dedi ve zikirle meşgul oldu. Kur’ân’dan birçok sure okudu. Üçüncü defa uyuduğunda hemen önceki rüyalan görünce bu rüyaların şeytanı olmadığını, Şeyh Ebu Siid’i [raks ve semâ konusunda] inkâr ettiği için uyanidığını anladı. Sabah olunca Şeyh Ebu Said’in hangâhına geldi. Hangâhın kapısına geldi ^nde Şeyh Ebu Said’in içenden, “Durunuz. Allah için raks ediniz” dediğini duydu. Şeyh Ebu Abdullah’ın gönlü hoş, inkin da tamamen yok oldu.
MÜMİN ŞİRAZÎ (K.S.)
Şeyhülislamın anlattığına göre İsmail Debbâs şöyle demiştir. Hacca niyet ederek Şiraz’a vardım. Bir mescide girdim. Şeyh Mümin’ı gördüm. Oturmuş terzilik yapıyordu. Selam verip oturdum. Bana “Nıyetuı nedir" diye vordu. Ben de “Hacca niyet ettim* cevabını verdim. “Annen var mıdır* diyince “vardır* dedim. Bunun üzenne
Vı sı r ms Mi hammed bin Seman (k.s •
I kiB Eb« AfaBMİİBi knkardefmo of^ w ı Hâa kkâummmd 4S wMmkCMfm âA i
t ete İBT kniutfdeşı varık. knkjrdefi tm^iıneâ teetek. Yjşi IoHu wmma$h KardcfHie hırmrfıikte 4oiipı 4le || m*?» Rteb f ıjgei eİKHi »cbebfyle gTİenmryr mcyiı jvktm.
Hlce MflteHeed hahtm Hiçe Ebu Ahmecfı rûyeda gordu «e [bete İt telt *Vlbe eiıyrfiilf edı Mahagımcd bin Semkı oijn bv adee et
Mftv Tınnı büteışa fantf^jk frfittit ge^mnte KaUte« ' Hict dr hiyit ■enniftı. Hemşire anı öne iiAiKUA o di ÇşiıiMi^ W «m 'etoredifaıedi] Hte Yeeafbtı rtkkkîen doğdu. HiceMteeıdit feiMdae iMKi cHtek F jkjt fanç oğkı ölmedi ^
Hicr Ymmtf m rtkmtk Ome tabtf^sMin tueme ekk thete ttee»
ec, Hak TeâlA mm fotee prmcene reiıberidı cto. O da onan vteltee «m fkatea oldu]. Hiçe Ymtmf ta da cAi yaşeMİaıı »oen %İMİ| ı temİL HAce Haa Mekki iMi -!□ çok ok w Eki aaezan fanndakı bir yer ıçc
tebei—ıi|yffrşlı iwrçİdttaekammaktHedâ. ŞaBdıdeofaroan^Mİİ^ $a*ra te w kaew gEimite. O )«r kazdett# marnken olmay* let kr et vyf»>Rw*L [Hjumu kete ckıyfe knfte raktınte oğj^
Oaâi yd esM ıptet fpHMHMi peçvdı
> kafi’tf et dehşet eni • kadar mağhıp efmişb kı, baaee
«iunâmunda kftlırdı Sonra yine ktfıdint ftllş i
S«yhu)ı%Um fcbu tunaıl Abdıdblı İMn ,
of^unU gorufmufm Herat't ı |nıdı|tmı tüylerdi
MkD 4S^/ 1067 yılında veitt etti 14 yd yışdk. ÖMm kmvJL < Mdin Mrvdûdâ ılım tah«tl etmemu enıytt etmişti One hıldr ı
Mf:vdiü (,’İŞTÎ (K.8.)
VıS j Yfdı yaşındayken Kur‘4n'ı eıberlemtş, tlnnlen takni rtımkk mtş|pd «Irm^ m 26 yaşına gelince ulu babası Hâce Yttsuİ eefat etmeden 6nce omt eemıe 'Kalite jiımıştı. övülecek hayaletleri vardı, bedenilen fUlletîyk tanımfdı Yaşadi|tı' nUve İm ınvanlan ona munllik ederler, ona inanır, boyun e||ef ve ^erhulıdam Ahmed en-NamıkJ el-Ciml’nın sohbetinde bulunma şereâne oman terbiyesiyle yetişme devletine ulaşmıştı. O umanlar Hı ŞevbuKslam i km vılave dnüen Herat a gelerek [şeref vermişti]. Havas [sevkın kişiler] ve avım [Kalk' onda hrtakım kerametleri ve olağanüstü olayları müşahede etmişlerdi Hefn de onun mundı ve ona inananlar olmuştu. Şöyle hır hikâye o vilayetin etrahna ve etvanna nvılmıştı. (Hâce Mevdûd] Herat civarından bin muntle Çişt e vonelmışn *HArş Mevdüd Ç'ışH. Şeyhülislamı vilayetinden v'ikarmak için pek çok muodrvie |tlmw* iiıvf haber getirdiler. Şeyhülislamın muntlen bu haben sakinroriarck Ovıa kendde rt hepsinden daha iyi bilirdi. Bir gun sabahlevın ortaya hv «oîra gttıtıyn
Iyvhuljslam "Bir saat sabrediniz. Yolda gelen elçiler vardır* dedi Bir saat gevince hizmetçi Şeyhülislama geleırk *0 topluluk gekü* dive haber jtetırdıJer Selam verdiler ve selamlanna cevap aldıkr Y'cmriLknm ı Miirayı götürdüler. Şevdmlıslam "Ne için geldiniz^ Sd ma tûvkmna voltM bu mı lovlıvelım* dedi. Onlar *Hz. Şeyh sovlestn* dediler Hı Şeyh dt *S«v Mbl tahAa Hke Mevdûd, Ahmed'e [yanı bana]. Bizim vdayetsnme mçm gabin’ Sekunedı gm don, yoksa gere^ gibi sızı gen dondururum demen» ıvm gönderdi* dedi Mça lir onu doğruladılar Sonra şöyle sovledı *E|^
inat fdıp Hlcc’nın tözünü dinirmedıkr «ykuMi vakti geimcc Şeyhan muntle n da^ldı. Hizmetçi uzenndc uyumjsa ıçm bir şey termek istedi. 36" Şeyh (k^.) ona "Bir saat bekle. Bana bir durum gorundu” dedi Birden ka^ çalındı. Hizmetçi bpıyı açınca Hâce Mevdûd’u gordu. Hiçe Mevdûd bir bohık insanla gekp »çen gır dı. Selam verip semi yapmaya ve bağırmaya bifiadıUr. Şeyhülislam başım kakbnp “Hey hey Şehlâ’ dedi. Bir kişi "Neredesin’ diye ses verdi.
Şehlâ ismindeki bu kışı, Serahsb mecnunlann akıllılanndan, keramet sahibi, .su reklı olarak Şeyhülislam’in hizmetinde olan bınsıydı. [Şehlâ] hemen o an hazır ol du. Şeyh onu onlann üzerine [saldırmaya] çağırdı. [O da manen saldınnca bıı bo luk insan] paşmaklarını ve tulbentlcnni orada koyup kaçtılar. Sadece Hiçe Mev dûd kaldı. Buyuk bir utanç içensınde ayak üzerinde durdu. Af dileyip başını avtı ve “Size malum oldug;u üzere benim bu işe nzam yoktu" dedi. Şeyh * Doğru soyluyın fun. Ama niçin bunlarla geldin’ diyince, “Hata ettim, affet* dedi. Şeyh de, “Affet tim. Yuru, bu topluluğu [geri] döndür ve sadece iki hizmetçi alıkoy. Üç gun bekle’ dedi. Hâcc öyle yaptı. Ondan sonra Şeyhin huzuruna geldi. “Dediğiniz gibi yaptım. Şimdi ne buyurursunuz? Onu yapayım* dedi. Şeyh “şeyhlikten vazgeç* dedi. Hiçe “Kabul ettim. Şimdi ne buyurursunuz* dedi. Şeyh “ilim tahsilini bıtmnce hanedanı m diriltesin. Zira baban ve dedelerin ulu ve keramet sahibi kişilerdi” dedi. Sonra Hâce "Bana hanedanı diriltmeyi emrettiniz. Sizler de mübarek ve uğurlu olsun diye benim hanedana oturtulmamı [iclâs] emrediniz* diyince Şeyh, “İlen gel* dedi. O da ilen gelince eline yapışıp onu seccadesinin kenarına çekti. Hâce Mevdûd u yam-na aldı, uç kere “İlim şartıyla* dedi. Sonra Hâce üç gun şeyhin hizmetinde kaldı. Pek çok fayda elde etti, [gonul alıcı] iltifatlar gördü, sonra donup gitti. Ondan sonra az da olsa hrsatını bulunca ilimleri tahsil etmek, marifetlennı tamamlamak ıçm Belh ve Buhara taraflarına gitti. Dört yıl sureyle ımkAn ve gucu yettiğince bu konuda gayret gösterdi ve o diyarda, her yerde, ondan garib [harika] hadiseler, hayrete düşüren kerametler müşahede ettiler. Fakat bunlan açıklamak uzun sürer.
Ondan sonra Çişt e geldi. Müritlerinin ve kendısmden istifade edenlerm terbiyesiyle meşgul oldu. Etraftan pek çok istekli onunla sohbet ve ona hizmet etmek >çın yola çıktılar. Lakabı Vâdi Rukneddin Mahmud olan ve Sincan vilayetinin Hâf köyünden olan Sıncan Şahı, Hâce’nın şerefli sohbetiyle şereflenmiş ve epey bir sure Çişt te kalmıştır. Dediklerine göre [368] Sincan Şahı Çışt’te kaldığı sürece tahareti [temizliği] gerektirecek bir eksiklik yapmadı. Ne zaman temizlenmek gerekli oUa
Çok ohfychL Babasından sonra onun yerine geçti. Butun zümrelerin kabul ktfmk Butun yaratıklara umumi bir şeBcatı ve mükemmel bir mürüvveti Deder b, bir gece rüyasında Hz. Peygamber i gordu. ResuluUah şöyle bu^ıu4 -.\bmetl eğer sen bizi arzu etmiyorsan biz sem arzu ediyoruz.* Sabah olunca^ ne hiç kimsenin tanımadığı uç uygun arkadaş seçti. İki şerefli haremi [Mehiv Medine] -Allah buraların şan ve şerefini daha da artırsın- ziyaret etmek ıçam çıktı. Haccın şart ve rükünlerini yerine getirince, Medine’deki mübarek haıukıı Hz. Mustafa nın şerefli ravzasma -ziyaretçilerine Allah lutuf ihsan eylesin-Akı ay orada kaicL
DedıkJerme göre, onun Harem’de devamlı kalması ve oradan aynimamMibı nm hizmet ehline ağır geldi ve onu incitmek istediler. Ravza-ı Şeriften bir ıcs|iâ Orada hazır olanların hepsi *Onu incitmeyiniz. Çünkü o bizim anuladı^uttib ferdendir* diyen btr ses işittiler. Medine’den döndükten sonra Bağdat’a gekkjır Şihibııddin Suhmrerdi’mn hangâhına indi. Şeyh ona çok saygı gösterdi, hurant tL Bağdat halifesi gornıuş olduğu bir rüyaya binaen onu davet etti. Ona kaifik* ctoıe ye hürmet gösterme vazifesüu yerine getirdi. O da Halifeye etkili pek ve gonhı etkıfeyen nasıhatlar etti. [Bunlann] hepsi iyi kabul gördü ve bu luakd* kjffddL Halife ona lütul ve ihsanlarda bulundu. Halifenin Katın için bir parç^ dı, dişan çıkıp onu da fakirlere paylaştırdı. Oradan Horasan’a gitti.
5IT yıknda, vefatı Hicn 577/1181 yüında oldu.
KHI VkIJI) AhMM) BİN KBİ *R-HEC a İK.S.\
Herar a hıtışik olan Aıadan kûyüruledir. Z^hm ift bAtn ıluı^cn M bıivdt biMm Ahmrd hm Manb^I’m (r^) ö^encilermderuiır. Buhar! SüAJı md« ockUa hadis n-rayft etmiftır. Ba|langı^U çok malı rardı Hq>tmı haçta, hadis [rmiTH etme] mak adıyla [yaptı^ leyahatlardc] ve saraşta harcarda Herat'tan çıktıktan sonra her ne zaman malı bitse yine Herat’a gelir, ımılkiennden bu kısmmı satıp tekrar yolcuht|ta çıkardı Sonunda bu şekilde malını tamamen harcadı.
Derler ki, dostlarından bınsının dört bin akçeye ihtiyacı oldu. Ona [hu ihtiyacı-m] hissettirdi. O kişi evine gidince Ebul-Velid dört bin akçeyi hır keseye koyup ona gönderdi. [Bu miktar] o kişiye yetti. [Bu olayın] ûzennden bir sure geçtikten lonra o meblAgı toplayıp bir para kese.sıne koyarak yine Ebul \'el1d‘e geldi, selam verdi. Ebul-Velld *E^er selamı almak vacip olmasaydı senin selamını aJmardım Şu dört bin akçenin ne önemi vardı da gen gönderdin* dedi. Hicri 2M/H46 yıhnda ve lıt etmiştir. Kabri de A/adan koyiındedir. U^r getirsin diye ziyaret edilmektedir
Abdullah Herf:vî (k.s.)
Bu kitapta geçen “Şeyhülislam* tabinnden kastedilen kişidir. Nitekim btabın başında da buna işaret edilmiştir. Ebu Mansur Mettû’l-Ensari’run ahfadındandır MettuT knsan de, Resulullah Medine’ye hicret ettiklerinde devesinin önünde durduğu evin sahibi Ebu Eyyûb el-Ensari'nın oğludur. Mettıi Ensari mumınlenn emin Hz. Osman m halifeli^ sırasında Ahnel'bın Kays’la Horasan’a gelmiş ve Herat’a yeHefmış tır.
Şeyhülislam demiştir kı: Benim babam Ebu Mansur Belh’te, Şenf Hamza-t llayü’yle beraber bulunmuştur. Bir zamanlar bir kadın Şenf LHuıyll’ye, *Ebu Mansur a söyle de beni hanımlığa kabul etsin* dedi. Babam bu konuda şöyle detmştır: Bende asla evlenme düşüncesi yoktu. Teklifim kabul etmedim. Şenf bana ‘Sonun da bir hanım alacaksın ve bir oğlun olacak. Hem de nasıl bir o|;ul* dedi.* Babam Herat’a gelince evlenmiş ve ben dünyaya gelmişim. Şerif de Bclh’tc “Bııım Ebu Mansur un Herat’ta bir oğlu oldu. *Çenân men CAmi’t makamit* [Ulu makamlara haiz] demiş.* Şeyhülislam bu konuda şöyle der: *Bu sözler afenn kehmes anlamın dadır ve butun iyi dileklen kapsanuna alır, yani [sozun] gu2ella|[i tarife sıfpnaıa.* ^370] Yine şeyhülislam der ki: “Ben Kuhendez’de doğmuşum, orada da ytttftim.tesettür sundu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder